eşyanın dokunulmazlığı

Bugün size yine müzelerden bahsetmek istiyorum çünkü bu ılık, sevecen madenlerde çoğunlukla donukkk…, kalpsizzzz…, acımasızzz… nesneler/animasyonlar (bir nevi nesnelerin gif versiyonları) ile insanlar birbirlerine bakarlar; bu bakışmadan nesneler muzaffer çıkarlar, insanlar da bazen bir ruh bulurlar, bazen de ruhlarını kaybediverirler. Aslında müzeler dostunuz değildir; kaybettikleriniz üzerine kuruludur pek çoğu; yavaş içiniz.

Geçen hafta uğradığım müze, kurnazın tekiydi; müze binasının dışına taşan sözcükleri vardı; bu sözcükleri duvarlarına yeniden not alan bir yazarı, o yazarın bir kitabı, kitabın takıntılı bir şekilde aşık olma fantazisine dolanan bir de kahramanı, o kahramanın yine müzenin katlarına ve duvarlarına sinen bir hikayesi, kahramana isim-cisim verirken yazma sürecini, nesneleriyle paylaşan, bize açan bir de yazar vardı. Otör diyebilirsiniz ona bu durumda. Kitabın müzesini gezdiğimi öğrenen bir arkadaşım, kendi de görmek istediği bu yere uğradığımı fark edince ah! dedi. Ben de kitabı okuyup okumadığını sordum. Kitabı okumak mı gerekir, emin değilmiş müzeyi gezerken. Şaşırdım, ama belki de o benim şaşkınlığım. Bir erkek bireyin kendi sınıfsal konumunda yeşeren ihtiyaçlarına ve zevklerine odaklandığı dünyayı anlamak için onun sürekli konuştuğu, başkalarının ise sürekli eylediği kitabı baştan sona okumak gerekmeyebilir (belki.) Fakat, müzenin kutucuklarını teker teker dolaşırken mesela vapurlardan bahsettiği kısımda kitabın kahramanının ne kadar büyük bir zihinsel girdap içinde olduğunu anlamak için kitabın suskunluğundan geçmem gerekti. Kitap susar. Kahraman vır vır konuşur. Yazar, birbirinin eşi kalem malzemeleriyle metni döker, kalemlerin sıradan olması metne akıcılık mı katmaktadır?

auralı taslak ve aurasız kalemler. Masumiyet Müzesi’nde. kaynak – durcek.tumblr.com

Sonra kitabın kahramanı yazarla bir olup bir yer hayal eder, önceden başka bir yer olan boşluğa üfler, boşlukta odalar açılır, kaybolmamak için nesnelerle (yani yerlerle) bunları birbirine bağlar ve bir bina oluşur. Yazarsız kahraman bu kadar uzun boylusunu hayal edemez. Müze, yazarın suçudur. Kahraman, nihayetinde çok güzel yaşadığını düşünecektir; yazar emellerini tamama ulaştıran maşa olacaktır. Hayal ettiği bir aktörün ivmesiyle mesafe kat eden kişiye ise yazar denir.

Kitabın kahramanı ortaya duygusal bir izlek çıkarmak için bol bol korkmuş, öfke, buhran, heyecan, kapris, güvensizlik, özgürlük, sıkışmışlık yaşamış ve kaybetmiştir; kaybettiklerinin yerine başkaları ve onların parçası olan nesneler arasında sadece kendi inisiyatifi ile bir bağ kurmuş, sonra hop, nesneleri hüpletmiştir. Bir yok, bir var, sonra yine yok ettiği bu anlara sıkışan nesneleri de hep saklamıştır. Başkasının halen kullandığı veya geride bıraktığı eşyalarını, onlarla açıkça iletişim kuramadığı derdinden yürütenlere emperyalist entel, sanat eseri kaçakçısı veya yerine göre arkeolog da denebilir. Halen kullandıkları eşyaları yürüten şımarıklara hele, ayıp ama eline koluna sahip ol denir, çünkü kendisini eksilterek hatırlatmak ister, çoğaltarak değil. Kitabın gidişatında ise bu karakter yapısı, aşkının, pardon arzusunun öznesi olan bir başka bireyi kullanarak dünyayı unutan bireye iyice yedirilir. Mesela söz konusu şehirli kahramanımız, şehirlere bombalar yağardı her gece /biz durmadan sevişirdik‘i tersten yaşayan bir kafayla dışarıda çalan davullara sağır bir ilişkiye gömülmüştür, aman da ne âlâ:

İstanbul’un sokaklarında komünistler ile milliyetçiler birbirlerini kurşunlar, bankalar soyulur, bombalanır, kahveler makineli tüfeklerle taranırken, bizim esrarengiz bir acı yüzünden bütün dünyayı unutuşumuz, Sibel’e bir derinlik duygusu verirdi. (s.184)

Sibel’in duygularından emin değilim. Diğer ana kadın kahraman gibi, o da maşaallah bir adamın fantastik dünyasında yaşamaktadır; bundan dolayı da varoluşçu olarak sahneden çıkmaya mecburdur. O sırada kitabın kahramanı, tuhaftır, Eski Yunan mitolojisinde ölülerin narin ruhlarını temsil eden, bu kitapta ise belki de zamanın efendisi olarak işlenen kelebekler görmektedir diğer kadına her bakışında. Sibel’e gelince kelebekler taze bitti! Kendine baktığında ise, sıkı sıkı kontrol edilmesi gereken bir hareket görür, sonra ıstırabının tehlike hiyerarşisini aktaran haritasını çizer:

şehrin sokaklarına duygusal yaklaşımlar, Masumiyet Müzesi’nde. kaynak -durcek.tumblr.com

Görünüşe göre, kişinin düzeltmeyeceği konularda eşyaya kaçarak avunmasından hareketle bir hayatın, ötekilerin hayatının üzerinden kendi nefesinin müzeleştirilmesi fikrinden çok etkilenmişim. Kendimi tebrik ediyorum, demek etkilenebiliyorum, demek ben de insanım. Masumiyet Müzesi’nde, geçen sefer başka bir müzede kafama takılan şu sorunun bir cevabını da azıcık duyuyorum, sesleri uyandıran bir müze. Zaten, bazı köşelerde bu zamanın sesleri ve beraber taşıdıklarını eklemeyi düşünmüşler. Orada durmamışlar, kahramanın sesinden bir de sesli tur rehberi katmışlar. Ben de herhalde hayatımda ilk defa bir müzede sesli tur rehberi edinip öyle dolaşayım dedim. Ama Orhan Pamuk kendisi hem seslendiriyor hem yönlendiriyormuş rehberde, bunu da bazılarımıza herhalde tuhaf ve yabancı gelecek bir vurguyla yapıyormuş, maalesef konuşur gibi değil, yazar gibi konuşarak yapıyormuş. Kelimeler formlarına çok sadık kalınarak telaffuz edilecek derken benim gibi bir ziyaretçiyi az daha müzenin hayatından fırlatıp uzağa atıyormuş… Birkaç dakika elimdeki rehberin dur/kalk düğmelerine dönüşümlü basarak girişteki enstalasyona bakakaldım böylece, dondum, tıpkı müzeler gibi dondum, hangi düğmeye basacağımı, nereye ilerleyeceğimi bilemedim. Bir an o ilk duvarın doğru düğmesine basarsam bir kapı açılacak ve başka bir ortama geçebileceğim sandım (başarılı bir piramit ziyareti efekti). Doğru noktayı aradım, bulamayınca orada bir parçası beliren kadının görüntüsüne takıldım, rehberi iki kere başa sararak kadının hayatının farklı evrelerinde neden hep aynı masada oturduğunu izledim, onun bir Ikea masası olup olmadığını sorguladım. Ikea’ya gerçekten gitmeli miyim bu şehirde geçirdiğim zaman içinde, onu düşündüm. Bir huzur ve güven ortamı olarak müzeye dalınca en çok ihtiyaç duyduklarımızdan biri, oryantasyon hali, az kalsın havaya uçuyordu bu yüzden. (Müzelere girerken diğer ihtiyaç duyduklarımız şöyle: zaman; para; hafif bir çanta; sağlam dizler; başka zamanları, yerleri ve hayatları merak edebilme kaygısı; yanımız sıra ilerleyen ve her nanenin çakır çukur fotoğrafını çeken en az bir ziyaretçi.) Sonra, zamanımın azaldığını düşünerek tavafa giriştim, kapının yolunu da buldum. Akşam 6’da kapanan ormanlarda kaybolup başa dönebilme becerisine oryantasyon da denir.

 

Reklamlar

askıda zamandan kurtulmanın yolu

Cep telefonları, iPodlar, bilgisayarlar, insanları hiçbir zaman anlayamayacağımız şekillerde değiştirecek, onların sayesinde şimdiki zamana daha az bağlıyız. (…)

Az önce perdedeki oyunun yazarı Ruhl böyle demiş; elimdeki küçük broşürden okuyorum. Bence şimdiki zamana daha az bağlıyız, o yüzden bu taze aygıtlar elimizde, cebimizde çoğalıyor, çantamızı bunların boyutuna göre sipariş ediyoruz… Dünyayla ilk bağını elektronik simülasyonlar, temeller, düzlemler üzerinden kuran yeni doğanlar belki tableti referans alacaklar; ama bizim için tablet sonuç da olabilir pekala; neden değil.

Çünkü sahne, ölen bir adamın öldüğünü anlayacak kadarcık bile susmayan bir kadınla açılır. Hayatıyla ilgili bir memnuniyetsizlik yüzünden okunur; ama ölü birinin dillendirmediği son görevini devralır almaz iyilik meleğine dönüşür. Adam tam bir kurtmuş meğer, sadece hesaplar peşinde; kadın ise hakikaten öldüğünü anlayana kadar nevrotik bir şekilde bıdır bıdır konuşur başta. Sanki kadın hesaplar peşinde değil. ‘Nasıl davranmanız gerektiğini size öğreteceğim’ konulu tiyatro oyunlarından sıkılmış birinin korktuğu başına gelmez neyse ki; bir ölünün öldükten sonra rahat bırakılmayan telefonuna ve cenaze töreninde cins karakterlerle karşı karşıya geliriz. Oyunun yazarı ‘askıya alınmış zaman’ı anlatmak istemiştir; oyunun ölü kahramanı şanslı bir adamdır neyse ki: telefonuna sahip çıkan bir yabancısı ile dans etmeyi seven utangaç bir alter egosu vardır; bu alter egonun, içi dışı fıkır fıkır dul yengesiyle ömrünü birleştirmiş ve onu tüketim manyağına dönüştürmüş egosunun aksine şaşkın, ahlakçı, illa bu işi düzeltmeliyim kafasındaki ve panikli, atlaya zıplaya konuşan, gergin bir karaktere abayı yakması gerekmiştir. Oyunda danslı müzikli kısımlara izleyici olarak eşlik etmenin yolu sadece sahneye atlamaktan geçecektir; bunu yapamadığım için biraz yarım kalmış olabilirim. O sırada alter ego da annesi, yengesi ve sevgilisi ve egosunun metresi ile sahnede çılgınca keyifle dans etmektedir, çünkü ölü kahramanımız şanslı bir adamdır: şimdiki zamana bağlı olmadığı halde farklı zamanları birbirine çeviren, bağlayan, iliştiren bir iyilik meleği sayesinde kara komedide biraz aklanmış bile olabilir. Fakat, askıda zamandan kurtulmanın yolu daha yavaş hareket eden bir alter ego ve yanlışları düzeltmeye kararlı bir safinaz da olabilir.

Benim izlediğim sahne ile oyunun başka bir sahnelenişi arasındaki 7 fark:

kaynak:sehirtiyatrolari.ibb.gov.tr 

kaynak:www.oregonlive.com/performance/index.ssf/2015/02/dead_mans_cell_phone_rings_wit.html

“eşik bekçisi”

Tuhaf bir gün, tuhaf bir öğleden sonrası, yine bir yola çıkış öncesi.

Elime öylesine geçirdiğim bir kitapta ilk açtığım sayfada eşiklerde kahramanımızı bekleyen canavarlardan söz ediliyor. Kitap, sinemada kullanılan taktikler üstüne diyelim. Canavarlar ise kolektif bilincimizden geliyor. Bunu sadece kendi inandığı ruhani küllerin kutsal ve biricik olduğuna kanaat getirmiş olanlar çözemeyecektir. Kolektif bilinç, ağır bir yük; büyümenin sorumluluğunu almaktan tırsanlar taşıyamaz.

Eşikle kurduğumuz ilişki biraz zamanla kurduğumuz ilişkiyi yaşatıyor; bekçisi ise bunu harekete geçiren gayet erotik bir öğe (bu kısımdan sonrasını maddesel/materyalist diyince tüketimci, çıkarcı, paragöz ve yüzeysel insanlar ile böyle yaşamanın insanı manevi benliğinden koparıp öte dünya (1) çekilişinde kuponunu yırtmasına yapılan vurgu anlamı çıkaranlar okumazsa onlar açısından iyi olur, nihayetinde ignorance is bliss.). Anlamı bunca çekilmez de çekici de kılan şey bir zamanın içinden geçerek yerini buluyor olması veya yer değiştirmesi demek istiyorum, belki güzelce diyemiyorum, ama içimden bunu demek geliyor. Eşikte bekleyen canavar da kimi zaman geçmişten, kimi zaman gelecekten -o sırada hayatımızda olmayan öğeler-den kaynaklanıyor. Ama geçmişten tamamen kopuk olması mümkün mü? Bu anlamı kendine aynada bakmayanların çıkarabilmesi peki, o mümkün mü?

Karşılaşma, çarpışma anı veya anları, sınavlar, vaatler, kaybetme endişeleri sayesinde buralar çekilir oluyor. Doğunca karbondioksit sayesinde olaya girmek gibi bir şey; çarpınca veya kavga edince yaşadığını hissetmek gibi bir şey. Aşağıya çabucak kopyaladığım metin bu eşik taktiğini “Kahramanın Yolculuğu” başlığının güvenli kollarına sığdırmış, efendi gibi açık açık anlamış, yazmış. Pek çok stilden biri gibi araya sığışmış eşik ortamı bence göründüğünden daha temel bir değere sahip. Şöyle hemen hızlıca bir düşününce aklıma buna itina göstermeyen ama bayıldığım, bir daha getirsinler önüme bir daha izlerim dediğim sinema filmi de edebiyat örneği de gelmedi. Teksaslı Odisseus’un hayatından kareler canlandıran Yıldızlararası/Interstellar bile bu sayede biraz heyecan kazandı. Hatta artırıyorum: eşik meselesi daha da önemli hale geliyor, çünkü bir eşik canavarı ile karşılaşmamak için türlü yalanlar, taklalar, palavralar atan yığınla insan var, hepimiz ara ara o insanlar oluyoruz. O insanlar değişmeden ölüyor, öldükten sonra değişmek zorunda kalıyorlar. Şahsen mitoloji hikayeleriyle büyümüş, başkaları yerleşik hayatın keyfini çıkardığı sıralarda hep yola revan olmuş, eşiklere de canavarlarına da kalbinde uçurumlu, bol esintili bir köşe ayırmış, o köşeyi aklınca arada ziyaret eden biri olarak, o arkadaşlar için üzülüyorum. Halbuki çarpışan kayalarla bir de sen karşılaşsan ne olur, formundan ne kaybedersin! Deli Dumrul’la iki çift lafın belini kırsan gideceğin yere geç mi kalırsın? Kilitli bir kapı hayal etsen, zavallı, kitsch korku filmlerindekinden daha mı az eğlenirsin? Bu tehditkâr duruma mücadele diyenler var, onu meydan okuma, kafa tutma, itiraz etme, bağışıklık kazanma ile bir tutanlar var; hayatın bu yönüne ağırlık veren bir siyasi görüş bile edinebilirsiniz bir eliniz balda bir eliniz yağda büyümediyseniz.

Sinema: Modern Mitoloji kitabının (yazarı, Ömer Tecimer, 2005) eşik bekçisi maddesinde vurgulanan bir şey daha var ki üstüne iki adım daha gitmeden buradan kalkamayacağım: eşiği bekleyen canavarın kendini göstermekten çekinmeyen, özgüvenli (veya sapşallık derecesinde tezcanlı) bir canavar olması gerekiyor. Zamanlamayı doğru dürüst yapacak kadar da akıllı ve ölçülü de olması gerekiyor, o yüzden şapşal tezcanlı olasılığı bir el kaybetti.  Ne zaman adım atacağını biliyor. Yani kendini göstermekten korkan ama o hayallerinizi (pardon, kabuslarınızı) süsleyen canavarlar, öz hakiki eşik bekçisi olabilemezler, lütfen sahtecilere kanmayın. Öte türlü hiçbir koşulda aşılmaz sınırlar koyup hayatı betona çarpar gibi azaplı hale getiren çakma muhafızlara itibar etmeyin. Canavarın da zeki, çevik ve ahlaklısı lazım azizim.

  

 
Sinema: Modern Mitoloji, s.127-128.

(1) öte dünya ne güzel bir iklim, ne dolu bir kelime: next world veya afterlife/afterworld sanılabiliyor aynı anda, ne çelişkili, ne belirsiz, ne zengin ve bu dünyanın şartlarına ne de kökünden bağlı!)

dikkat: bu bir reklamdır!

Banka nedir? Banka, yatırmayanın cehennemidir. Değer skalasına konulduğunuz, hesap hareketlerinin büyüklüğüne göre hizmet gördüğünüz bir yerdir. Fakirseniz korkulu, sıkıcı bir rüya, zenginseniz hesap düzleminde “kayak” yapmanın yoludur. Müşteriye sunulabilir şeyler yapıyorsanız, beyaz takımınız ve elinizden ikide bir düşürdüğünüz telefonunuzla fazla vakit kaybetmediğiniz bir yerdir. Banka müşteri dünyasında şahane bir yerdir.

Eğer ne fakir ne zenginseniz, yalnızca arada derede biriyseniz ama hesabınız tombul değilse, banka size zayıf bakar, dudak büker, burun kıvırır, pandik atar. Zaman sizin için sakız gibi uzayan bir şey olur. Lütfen şikayetçi olmayın. 45 dakika sadece bir soru sormak için bekleyin. Aslında o sorunun yeri telefon şubesidir ki o da ayrı vakit kaybıdır, kulak işkencesidir. Ama hesabınız tombul olmadığı için vaktiniz de kulağınız da değerli değildir. Elma hesabına armutlar yattı mı, yatsın mı, nasıl yapalım, sormak için patates olun orada, şubede. Halbuki bu tür para hareketini Paypal (git o zaman Paypal sevsin seni! Deforl hayın! dediğinizi duyar gibiyim.) bile ayrı hesap açmadan yapabilmektedir, ama bankanız niyeyse yapamamaktadır. Küresel ekonominin şahane ortamını konuşmaktan diller kaktüse dönmüş, helak olmuştur ama kat’i surette siz bekleyin. Acaba hesabınız tombul olsa bu bekleyiş biter miydi?

Bankada yatırım işlemi yürüten herkese (aka.adam + tayyörlü iki kadın) banka çalışanları (aka. kadın) teker teker hoşgeldiniz, nasılsınız inşallah demektedir. Ben de iyiydim şubeye girmeden önce. Bazılarının elinde sıra numarası var mı bakamadan daha, sıraları gelir. 1 dk.

“Herkes geliyor gidiyor benim sıram halen gelmedi” diye soran bir adamın yüzüne bakmayan vezne: ” ivt…bilem… onu… sistm veryor onu…” demekte ve önündeki işe bakmaktadır. İki emekli kadın durumu sitem olmadan, büyüsüz gerçekçilikle açıklar: “Beyefendi her banka böyle, kartların da öncelikli olanı var, bizim kartlarımız değersiz o yüzden bir saat bekleriz”. Adam da emekli ironisine kapılır: “O zaman ben de paramı çeker, hesabımı kapatırım, beni sevecek bir banka bulurum.” N’olur gitme! Bankanın da çok umrundaydı…

45 dk. sonra: Sıra bana geldiğinde, bankanın güvenlik görevlisinin işaret ettiği bankoda bana “acaba neden burada duruyorsun” bakışı atan bir görevli vardır. Köşe kapmaca başlasın! Numaramı gören bankodaki bankacı az sonra dondurmacıdaki öğle arasını düşünmekte, yeterince odaklanamamaktadır. Oysa ben onun benimle ilgilenme olasılığını sevdim! Veznedeki vantrolog hanım, a ben ödeme almıyorum, sadece yönlendiriyorum, sizi en dipteki masaya aktarıyorum, der. En dipteki masada başkasının işlemi görülmektedir o arada. “Hanımefendi buraya gönderiyorsunuz ama dolu?!” diyerek zavallı sıra numaramı havada bir teslim bayrağı gibi sallayan benim. İşte o benim! Halihazırda hizmet alan müşteriyi beklerken falsettolar / kontratenorlar hakkında bir 5 sayfa daha okuyan da benim: aslında kadınları din kurumundan dışlayan bir toplumun kilisede şarkı söyletmek için güzel sesli insan bulamayıp oğlan çocuklarının hayalarını ezme yöntemleri hakkında bilgi ediniyorum, hadım konseptini okuyarak ufkum tazeleniyor, kaybettiğim zamanı kazanmaya çalışıyorum. O esnada müşteri kalkıyor ve sıradan başkasını çağırıyorlar!

Hop! Bir saniye! Benimle ilgilenecek misiniz?

Ne vardı ki sizin?! Ha tamam… Bir yandan armut hesabınızdan konuşurken bir yandan düşünürsünüz, acaba daha çok armudum olsaydı, başka bir hayata dahil olsaydım, hesabım cıvıl cıvıl olsaydı, birkaç yıl sonra borç harç yaşayan bir doktora öğrencisi değil de, bir girişimci olarak bir şubeye girseydim, vaktime değer verirler miydi? Acaba müşteri temsilcisi “vaktimi de boşuna aldın, lütfen artık gider misin, aa yaparsın dedim o harcamaları, neden olmasın, onu bankaya değil alışveriş yaptığınız siteye sorun, banka kartınız açıktır” diyip sıranızı savarken telefonunu kontrol etmeye döner mi?

Velhasılı, paranız çoksa kesin bankaya gidin: zemini ayağınızın altından uçuruyorlar sanırım!

yassak

kaynak: Lapham’s Quarterly, http://www.laphamsquarterly.org/politics/charts-graphs/banned-land

Normalde böyle görselleri defterimde bir yere kaydedip hayatıma devam ediyorum çünkü burada pinterestçilik oynamıyorum, ama işbu (yukarı bak) örneklerde yasakların sunuluş biçimi o ülkelerin en çok hangi seslere/görüntülere/edimlere/kokulara/tatlara aşırı-duyarlı olduğunu çat! diye sermesi bakımından eşsiz bir fırsat. Yasağını söyle, fetişini söyliyeyim… ya da yasağını söyle, en vazgeçilemez bulduğun bedensel edimini sana anlatayım gibi. Yasaklamanın mantıklı/mantıksız olmasının ötesinde, bir şey varsa bazen öncelikle sadece vardır. Duyarlılık başka şey, aşırı-duyarlılık başka şey tabii; aşırı duyarlılığı vurgulayarak halkın derdine derman (?) olan kural koyucuların içinde olduğu durum da olabilir mi o aşırı derecede nıııh! olmaz! hayır! cık! dedikleri şeyler? Kabaca var olan şeyler mi bu yasaklar?…ille de kural koyuculara bu kadar yüklenmek şart değil; kuralları kimin için koyarlar? Donuk manzarayı ve yavan rutini bozanlar için, seni görüyorum ve artırıyorum demek için. Sesli sakızın halkın huzurunu bozduğu bir yerde ağız?..pardon sakız öfkeyi patlatıyor olabilir mi? İdeolojik olarak temeline yarını gömen bir ortamda zaman yolculuğu, sakıncalı bir aşırı-hareketlilik ve yeri yurdu zamanı bedeni ve bilumum sınırları aşan bir soytarılık demek mi? Bilinçaltı yeterince dumanlı olduğu için bir şehrin parklar ve bahçeler müdürlüğü toplumsal adaletsizlikten değil dumandan ölmeye mi takıyor meğer? Çocuğun bedensel bütünlüğünü savunan ülkenin yaş piramidiyle bunun ilgisi ne? Of, eğlenceli yasaklar.

Yer kavgası

Kahve Adası


(İstanbul Modern, sinemanın sınırları konusunda bir çarpıyla bizi uyarıyor.)

İşbu bölüm bir adaya nasıl düştüğümüzün ve o adanın aslında bir köprü görevi gördüğünün özetidir.

Eczanelerin hastane dibine toplanıp dertlere derman olması (ve nasılsa aynı şeyleri satabilmesi) gibi kafelerin de sokaklara doluşup İstanbul Modern’e yolu düşenlerle organik bir bağ kurduğunu bugün çözdüm (aferin). Bu basit ilişkiyi daha önce bugünkü kadar netlikle göremediğime göre bir düşte yaşıyormuşum, yıllarımı boşa geçirmişim (toplumsal ekolojinin kanıma karıştığı nokta). Metruktan mutenaya kafe gıda takviyesi için, sinemadan-sergiden-kültürden önce/sonra silme kafelerden oluşan bir sokak seçiniz, oturunuz, başka işyerlerinin neredeyse görünmez olduğu ortamın tadını çıkarınız…Neşe, sevinç, kahve ve en az on yaş gençleşme…

Karaköy sahilden İstanbul Modern’e sinema aşkına beraber yürüdüğüm arkadaşım, böyle bir sokağı keşfedince mutlu bir şok yaşadı.
– ben burayı nasıl görmedim yaaa! Çok güzeeeel. Nasıl arada kalmış acaba?
– çokoşortammış gerçekten. Buradan kahveyi almadan sanata gitmeyelim bak.
– yalnız bu kebapçı niye boş? Üzüldüm bak, buranın iş yapmamasına. Hemen diplerinde halbuki.
– şekerim, Müslüman mahallesinde salyangoz satılmıyor, bilir misin…?

…dedim, ama dememle birlikte tepetaklak oldum, hemen o kibar ama sıkışık kafelerin bitişinde görece tenha duran ama geniş bir yer kaplayan nargile kafe tarafından. Hem de İstanbul Modern’in dibinde. Adeta diyor ki:

ne kadar kahveye kaçarsan kaç, hedefindeki sanata ulaşmak için nargileden geçecek yolun.

Sanat, hedef olmamalı, yolun kendisi olmalı, işte, boşuna demiyorlar. Sonra kahveci ceylanların içinde cennette sanırken kendini, nargile timsahına yem olursun.

Cadaloz ve Sinema

İşbu bölüm, kahveci ceylanların bazılarının aslında nasıl kaplana dönüşebildiğinin özetidir.

Film izleme sektöründe, çantayı koyup çişe gitmek diye bir temayül vardır; temayüller candır, hayat kurtarır. Bazen çantayı koymak, herkesten önce geldiğiniz anlamına gelir, bazen de kendinize ait bir yer çizdiğiniz anlamına gelir, bazen de gelmez. Bu sınırlar hep oynaktır. Biz de sinema salonuna girip yer beğenme aşamasında, arkadaşımla 0.346 saniye süren oraya mı otursak buraya mı otursak diyaloguna başlarken (cidden kısa sürdü) bu hayali yerimizi kıvrak ve aceleci bir abiye kaptırdık. Neyse, zaten ortaya oturacaktık. Abinin totosunun koltuğu nasıl kıvrakça yakaladığını görseydiniz, siz de hayran kalırdınız. Sanırdınız ki abi oturur oturmaz film başlayacak. Bu meselelerde gerçekten çok cevvaliz.

Ancak bir sorun vardı. Çantasını ve montunu bırakıp film başlamadan dışarı koşup gelen birilerinin yerine başka birileri oturmuştu, montları da yana koymuştu (galiba), işte o montların sahibi de elinde kahveyle gelip ama burası benim yerim çıkışını yapınca, ortalık karıştı. Ancak yeterince kahve içilmemiş olsa gerek, saloncak durumu algılamakta zorlandık, film gerçekten başlayana dek kavga da başlamadı! Tam olarak ne döndüğünü önden görmek mümkün değildi ama şöyle bir kıvılcım çaktı: Yer tutmak yok; yer tutmadım sizinle girdim, kahve aldım geldim; yer tutmayın ya, bana ne; ama siz neden montlarımızı alıp başka yere atıyorsunuz!; tamam tamam cevap verme.

Düşük yoğunluklu atarlanma, film sahiden başlayınca filmden rol çalmaya başladı. Kim kimin yerini almış, şu an bile bilmemekle beraber, ağızlar bozuldu, diller çatallandı, atarlar fezaya uçuşa geçti. Başka koltuklardan insanların da söze karışmasıyla, hatta yer kavgasına tutuşanlardan bazılarının da diğer koltuklara cevap vermesiyle olay adeta neşeli bir hal aldı:

Saldırgan olmayın!

Sen nasıl konuşuyorsun, karşında bir kadın var?!… Benimle böyle konuşuyorsun, bari o yanındaki kadınla sakın böyle konuşma olur mu?

(Bunun duygusal bir abla olduğunu tahmin ediyorum)

Kes! Medeniyetsiz!

Pis liberal!

Ahlaksız adam! Senin gideceğin yer Beyoğlu sinemalarıdır. Git, oraya yakışır bu tavır!?

(burada galiba ait olduğun yere dön demeye çalışıyor şair)

O sırada filmin ilk sahnelerinden birinde bir adam salını gölde çekiyordu ve yer kavgasına karışanlardan ikisi salonu terk etmeye karar verdiler:

sizin salonunuza kalmadık tamam mı!?

Dışarıda da devam eden bağrışmalar yüzünden yanımdaki arkadaşıma dönüp bence geri gelecekler, demişim. Artık şiddeti nasıl normal gören bir ortamlardan ortam beğeniyorsam…

Filmi baştan başlatabilir miyiz ya?

Tamam tamam artık susun.

Filmin özeti: harbi gerçeklik, sanal gerçekliğin canına okuyunca

Filmi tabii ki baştan başlatmadılar. Yer kavgasına tutuşanlar filmin canına okumakla yetindiler; o halde aslında film izlemeye, filme ve hatta izleyenlere saygı duyguklarını söyleyemeyiz; dertleri yerdi, çünkü yerimiz dardı; diktatör gibi her birimize numara verilmedikçe biz hep yer kavgasına tutuşacaktık.

Ceylan gibi sekerek geldiğimiz sinema salonunda şiddete tanık olmuş çocuk gibi hissettim; anne ve baba kavga eder, anne: sen benim telefonumu nasıl karıştırırsın der, baba evi terk eder, olan da çocuğun film zevkine olur. Tebrikler. Bu konuda acımı derinleştiren ve huzurumu kaçıran kilit nokta, filmde olayın, sakin bir kadrajda, su üstünde başlayıp filmin de esas derdinin yer kavgası üzerine olmasıydı; ve girizgahı bir yer kavgası ile berbat ettiniz. Sanal gerçeklik ile harbi gerçekliğin birbirine geçmesi demek böyle oluyor.

Sinema salonu ne kadar gürültülüydü ise, film o kadar sessizdi. Tekillik ve sessizlik manzarası olarak sunulan ilk sahneler, meğerse kavgadan, gürültüden, pataküteden kaçmak için organik, döngüsü dengesi yerinde bir ortam yaratmak içindi. Huzur diye yansıyan sahneler aslında kendine ait bir oda, özel alan yaratmak ve korumak içindi. Yani huzur yalandı. Bu ortamda gecekondu kurar gibi bir mini medeniyet kuruyordu filmin esas dedesi. Fazla konuşmaya gerek yoktu; çünkü bizbizeyken fazla konuşmaya gerek yoktu; başkasıyla konuşmaya gerek vardı; yabancılık çektiğimiz zamanda ve yerde konuşmaya gerek doğuyordu; tıpkı kedilerin insanlara başka nağmeyle, yan sokağın afacan hırsız kedisine başka nağmeyle miyavlamaları gibi. (Ben bu noktada yeryüzünü biraz terk edip daldım gittim; eskiden sinemada animasyon seyretmek için özellikle öğlen seansını yakaladığım, böylece çocukların çizgi filmlere verdikleri tepkiyi gördüğüm ve ruhumu şenlendirdiğim zamanları hatırladım… Sonra yakın çevremde çok konuşan, ama hakikaten çok konuşan bazı insanların neden hiç susmadıklarını düşündüm, neden hep ünlemek zorunda hissettiklerini ve neden eş-dostun onların iyi hatipler olduğunu düşündüğüne takıldım; belki de onlar aramızda en yabancı hissedenlerdir..midir… Derken filmin seyri değişti; adanın sınırları yamulmaya başladı.)

Adaya, yani filme pataküte 50.dakikada silah sesinin duyulmasıyla geldi. 60. dakikada adaya silah getirdiler. Arada bir silahla oynayan çocuk-adamlar “isminiz nedir güzel bayan? gelsenize buraya” diyerek adanın çilli prensesine sırnaştılar. (Bu sırada, filmi beraber izlediğim arkadaşım, bunu güçlü ile güzel arasındaki çatışmanın bir başka görüntüsü olarak yorumladı. Adeta her şeye gücünü basan güçlünün güzel tarafından baskına uğraması, yenilmesi, fondü kıvamına gelmesi gibi. Kendisine katılmıyorum; sarkıntılık her türlü sarkıntılıktır, romantiği-kibarı-yumuşağı olmaz. Ben çok güçlüyüm ancak gücüm güzele yetmedi demek ben bir ayıyım demek de olabilir. Nokta.)

Ada diyorduk… Ada olunca, Robinson’u, Cuma’sı da eksik olmaz tabi. Her adanın bir Robinson’u olur. Ancak, birden fazla Cuma olması için bütün Cumaların kendini Robinson sanması ve “ben ayrımcılığa uğramıyorum, çünkü ben düzgün, şahane, fevkalade olanım, efendi gibi duranım” demesi gerekebilir. Bizim filmdeki söz konusu adaya da Robinson geldi, işleri karıştırdı. Ancak, bilmedikleri bir şey vardı -ve bizim de o an gelinceye kadar düşünmediğimiz-: ada yaşayan, dönüşen, nefes alan bir mekandı.

Müzikli ipotek dünyası

Bugünkü örneğimiz, 1980lerin sonundan, maddi mekan ile manevi mekanın (?) çarpıştığı ve içiçe geçtiği bir film. Eskilere gitmek lazım arada. Yer, artık İMÇ’li, bol göçmenli, ahahaha-ay nasıl da eğleniyoruz kocaman gözlüklerimiz takılıyken hayatım! tarzını yakalamış İstanbul. Zaman, 1988’de bir aksam. Olay, genç, kafası karışık, hayalgücü azıcık uçuşta bir müzisyenin şarkılarıyla insanları sarsmak istemesiyle başlıyor. Kendisi, müzisyen olmasaydı, illa ki birşeyleri fethetmek isteyebilirdi (sen ben o gibi). Hal böyleyken, mutsuzluktan hayaller görüyor; çaldığı söylediği için dinlenilmemek, çerez olmak biraz gururunu kırıyor. Bunun acısını W. Benjamin okuyanlar bilir. Neyse, hayalleri biraz fazla kuvvetli ve acil olduğu için, yönetmen de destek atıyor ve yollardaki, vitrinlerdeki, kısaca sanatçımızın etrafındaki donuk tüketim imgeleri canlanıyor, gerçeğinden daha sahici oluyor (şeytansı bir twist, hmm).

Odalar

Bir yanda, ruhtan çok imgelerin üretildiği seslendirme odalarında şöyle diyaloglar yaşanıyor:

– Parayı veren düdüğü çalar oğlum, bıdı bıdı bıdı….
– Seni öttüren öttürsün, ben sanatçıyım, tamam mı!

Başkasının düdüğü olmayıp içinden geleni öttürmek isteyen kahramanımız, “ateşten” çıkıp gelen ve insanları bir tür voodoo etkisiyle dürtükleyen kurnaz “adamı” görünce şaşırıyor, ne isteyeceği konusunda çok hazırlıklı olmadığı için -yetenek var ama dersine tam çalışmamış- laga luga bir şeyler istiyor, dolayısıyla laga luga gerçekleşiyor. Ayrıca deyimler sözlüğüne vakıf bir senaryo gidişatıyla karşı karşıyayız.

En taze yumurtalar Ortadoğu’da

Filmin en olgun, en oturaklı karakteri olan şeytani adam, gezmiş tozmuş, ama yiyip içemediğinden dolayı, yetenek avcısı, öz hakiki ruh sahibi bireyler peşinde. Dur bakalım bir Ortadoğu’ya gidelim diye uğramış; ancak bunun için ne hikmetse İstanbul durağını seçmiş, İran, Mersin, Filistin veya Hemşin yörelerini es geçmiş. Halbuki orada da özel sesler, yanık ses telleri, biricik ruhlar yakalayabilirdi. O anda ilk şüphe tohumları ekilir içimize: kesin İstanbul’da başka bir iş dönüyor…

Eline yüzyılın fırsatı geçen kahramanımız, bu kurnaz şeytani üstün yetenekli adamın zaman ve mekanı vij vijj diye geçip olayların yönünü etkilemesini iyi değerlendiremiyor, buradan büyük çömez olduğunu görüyoruz (sen ben o gibi). Halbuki üstün teknolojiden de faydalanıp hem avantgard hem kitleleri sürükleyen bir müzisyen ve grubu olabilirdi. Oysa küçük oynuyor: bir kadın istiyor, bir de biraz şöhret. Dandiklik akımı tam gaz. 1980ler sonu modası olan büyük omuzlar, anlıyoruz ki, kahramanımızın da canına okumuş. O kocaman omuzlu ceketlerin altında minyon tipi yok oluyor iyiden iyiye. Halbuki zamanlar ve kıtalar arası gezgin şeytan karakteri öyle mi! Hep klasik, yıllanmış!

Anti-homemade

Kahramanımızın şaşkın tercihlerine dönersek, bir kadın istiyor, onun olsun, gerekirse plastik olsun -ki zaten plastik, istediği oldu:

Ben büyük bir aşk yaşamak istiyorum, tabii biraz cinsellik de olabilir…

Bunun müziğiyle ne alakası var, bilmiyorum, ama bu “hayaldi gerçek oldu” kadınını da Beyoğlu sokaklarından birinde vitrinden kumaş seçer gibi seçiyor eve getiriyor; ev dediğim, 35 yaşında bir ergenin bana ne ya odamı toplamıycam yakarışlarıyla dolu. Filmde kahramanımızın hiçbir sekansta başka bir kadınla iletişimi var mı onu da görmedik, o yüzden doğal akışın içinde en doğal karşılıyorum ben bu durumu. Kadın kahraman, bugünün erkeğinin ve kadınının da ikilemini yaşatıyor bizim oğlana (bak hemen oğlan oldu), evi çok temizlemesin, yatakta çok iştahlı olmasın, mutfağa çok düşmesin, ortalık yerde çok da feminist olmasın. Bunların hepsi olsun, ama ayarında. Hem istekli, hem eve ilgili, hem mideye bakan, hem de kafası basan, ama hepsi ayarında. Tayyörle misafire kahve ikram edip, kocaman gözlüklerinin içinden kalk kocacım kendi kahveni kendin yap, hayat müşterek demesin (zaten bu noktada, feminist ruhun yamuk yorumlanması da gözden kaçmadı). Yine de, “bir kadın yemek, mutfak, temizlik, başka ne isteyebilir ki hayatta”dan kahve ikram etmeyi reddeden vatkalı, gözlüklü, dö-piyesli haline dönüşümünü izlemeye değer. Ayrıca, dikkatinizi çekerim, onun da omuzları büyük, hem çok sorumluluk var, hem de omuzlarımdaki kocaman şeyler olmadan ben bir hiçim, hem de bu vatkaları bana kim giydirdi ulan!

İş dünyası

Sonuçta hiçbir hal, bizim hevesli oğlanı tatmin etmiyor. Ayar peşinde o. Ama alacak ayarın büyüğünü. İş hayatı ve risk almak, en güzel ayardır, şeytan bey de bunu bildiğinden tutuyor elinden bizimkini, amcalara götürüyor. Düşük dozda bilimkurgusal bir yemek sahnesinden sonra, anlıyoruz ki bu yemek şeytana dünyayı dar etmek için kurgulanmış bir dekor. Tırt. Yemekte bulunan ve sözde bizim oğlanın elinden tutacakların tipine bakarsak iki ihtimal var: bu tipler, ya erotik türk sineması kuşağından fırlamış alacaklılar; ya da erken dönem mahalle dizilerinin muhtar adayları. Sonuçta ikisi de bizim toprağımız, maalesef atılmıyor. Bir ihtimal daha var, bunlar sanat-müzik-eğlence dünyası taciri. Evet,o. Tanıdık geldi mi 2014’te?

Bir de şeytana fotokopi dünyasını (bkz. the age of mechanical production; ki bu nokta da Kuzey Amerikan ve Güney Asya diyarında mass production adı altında yanlış anlaşılmıştır, esas mesele mekanik olmasıdır, bu trick de Frankenstein’ın anavatanı, automaton sevdalisi Avrupa’nın gözünden kaçmamıştır) tanıtan medya patronu kadın karakteri biraz tanıyalım. Eski bir aşkın alevlerinden ruhunu bırakarak çıkan ve koltuklara kurulan ablamız, şeytana eski hikayelerin eskide kaldığını tüm dürüstlüğüyle anlatır. Bu dürüstlüğü bence takdire değer:  senin yeni çömezinden hiçbir nane olmaz şekerim, diyerek şah şuh kahkaha atar -ama galiba onun da vatkaları var.

Filmin en neşeli kısmı, plakçılar (ve manifaturacılar) dükkanları arasında danseden taze göçmen genç adamlar oluyor. O müzikal hareketlerinin beslendiği yer, yoksulluk ve umut. İlginçtir, bu iki tema David Harvey’nin de zaman zaman çıkış noktası. Bunu bir yere not etmeliyim.

Filmin sonu tabii ki hüsran. İstanbul ve muhtar adayları bizim Şeytani karakteri yoruyor, öyle ki kendini yemeye veriyor, sıradan vatandaşa dönüyor, kahve köşelerinde tebdili kıyafet tavlaya bağlıyor. Bizim hevesli ve şaşkın çömez oğlan ise kendi ayaklarıyla yürümeye başlıyor. Ne, güzel müzik yapmak için ruhunu şeytana satmak mı?! satılabilemez, bu topraklarda olmaz, plan yapmayın! O yüzden oturup yavan aşkito şarkıları ve “ergenim ben üstümden atamıyorum bu halleri” ezgilerini tüketmeye mahkum oluyor 1990lar’ın taze kulakları. (Bu durum neyse ki değişiyor). Çömez oğlan akıllanırken, şeytan bey insanlaşıyor, plastik gelin ise geldiği plastik ortama geri dönüyor, bence bu işten zararlı ayrılan bir tek o oldu. İnsan ruhunun zenginliği diye sayıklayan şeytan bile gerçeğe yaklaşıyor, kadın halen vitrinde.