mağara

Anabella, kimbilir ne zamandır bir çocuk istemektedir. Mağara gibi bir evde, topluma nazır fakat toplumdan kopuk, bütün kumandaların pilleri ve resim malzemeleri bedavaymış gibi kumandayla oynar, resim yapar, yaşar gider. Resim yapmakta, ama kendi boyadığı tablonun değerini kendisi koyamayacak kadar da çaresiz bir işçi kafasında günlerini geçirir. O tablolar kocası beğenmedi diye, tatlılık olsun, şirinlik olsun, uysallık olsun diye duvara asılmaz. Evet, koca.  Mağara kocasız olmaz. Kocayı otomatik olarak sever, çocuğu olursa çocuğunu da aynı otomatiklikte seveceğini adı gibi bilir; bunu bildiği için koskoca evin içinde deli danalar gibi dönmektedir. Fakat hormonları tavana vurunca danalar bile böyle delirmez. Sanıyorum ki, Anabella’nın derdi toplumdan kopuk olmasında yatmaktadır. Çocuğu bu yüzden mi ister, yoksa hormonları sazı eline aldığı için mi, orası belirsiz. Yani ben anlamadım. Sette böyle haşin haşin bak kızım, hırsını ve hormonlarını yansıt demişler herhalde, o da kızgın bir tavır takınmış. Halbuki o evden çıkıp parkta delirmiş vatandaşların naralarını dinlese, insanları izlese, nereden gelip nereye gittiklerini ah bir takip etse, sıkıntı esas nerede, yavaştan anlamaya başlayacak. Fakat derdi çocuk. Aferin Anabella. O kadar ekmek boşuna yendi. 

Kocası, bebek suratlı – bundan böyle bebeto diyeceğim – ve fakat hırslı kocası ofiste tırnaklarını törpülerken iş hayatının nereye kaydığını da düşünmektedir. Belki de olgun kadınlardan hoşlanmaktadır, belki de çocuk istemeyen kadınlardan hoşlanmaktadır. Hadi bakalım! Ofiste fazla iş olmayınca düşünülen konular bunlar. Bu sermayeci yiğidin gıcır gıcır gönlüne söz geçirebilir misiniz, hayır. Belki de bu rol için bebeto suratlı bir aktör olmazsa olmazdı! Ancak o da en az hanımı Anabella kadar sevimsiz ve köşeli bir karakter. Bir türlü yuvarlanamıyor filmin gidişatında. Hal böyleyken, evdeki hırçın hanım çocuk istedikçe, Bebeto, mağarada agresif hareketler içine girer, manik bazı davranışlar sergiler, ayy ne kadar da asi ruhlu bir sermayeci girişimci genç adam bu böyle dedirtecek suratlar takınır. Ama takım elbiseler halen 1980ler stili. Kurtarmıyor…

Bu filmi dünya sinemasından bir yönetmen beyaz-perdeleyecek olsa, tarihsel materyalizm olsun, sınıf çatışması olsun, devlet inşası ve küreselleşme olsun, çok kollu bir gösteriye dönüşürdü. Ama Amerikan sineması insanın elini kolunu bağlıyor belki de. Çıka çıka hatalı sollamaları zevke dönüştüren çiftlerin hayatı konulu, dokunaklı, nefsî, her 10 dakikada bir mağarayı dışarıdan çeken bir film çıkmış.

Ama yönetmen deneyimli. Bu sıkıcı çiftin hayatında fazla bir derinlik olmadığı için, mağara ortamının yüzeyselliğini biz de anladıktan sonra daha fazla oyalanmadan, hakiki katalizör çifti tanıtıyor. Bu çift sayesinde o çocuk doğacak, bir. Bu çiftin ta kendisi sayesinde aynı çiftin zaten mahvolmuş hayatı biraz daha mahvolacak, iki; Yeşilçam sineması izliyormuş gibi oturup Amerikan sineması izleyen bu gözlere de yazık olacak, üç. İzlerken, gerçekten sinema filmi mi yoksa yetişkin temalı fantastik deneme mi çekmişler, acaba bu neyin kafası, diye merak eden benim. Fakat bir yandan da, vardır bir bildiği yönetmenin diyorum, ki bu otoriter bir kültürde yetişmiş olmaktan ileri geliyor. Bazen yönetmen boşuna gezinir.

Geçmişte dingil bir baba olmuş Laymond, mağarada birtakım sanatsal dokunuşlar için Anabella tarafından kiralanıyor. Bebeto hırslı bir iş adamı, ama gerçekçi, sanatsal dokunuş ne demek biliyor. Anabella da az değil, ner’den biliyorsun bakalım, diye çıkışıyor. Madem biliyorsun, bildiğini ben niye bilmiyorum modunda saçma sapan bir çift muhabbeti geçiyor. Sevimsiz ve köşeliler, ama bu mağaralı çift dürüst; ne istediklerini biliyorlar. Anabella çocuğun peşinde, Bebeto iş gezisinde henüz şekillenmeden kırılan kalbinin onarımında. O esnada, Laymond, babalık vazifesi ile heriflik vazifesi arasındaki uçurumu daldan dala konarak ve bu konaklamaları kataloglayarak kapatıyor. Laymond’un en az onun kadar iç sıkıcı hanımı Filiz ise eski aktris, yeni depresif. Çocuklarını kendilerinden soğutacak kadar düz ebeveynlik etmişler, sonuçta çocuk kaçmış, onlar da birbirlerine yabancılaşmışlar. Ah nasıl da acılı bir hikaye! Filiz, ekrandaki günlerini yad ederek durumu kurtarmaya çalışırken Bebeto ile karşılaşıyorlar ve klişe ardına klişe sürrealizm ile buluşuyor. Yanlış yazmadım, evet, klişe ile sürrealizm buluştu. Bu acayip dörtlüde bir tek Filiz yapmacık olamamış, bir tek onun hareketleri arada bir, acaba filme yanlışlıkla mı kattılar, sorusuna sebep oluyor. Aslında… nedenini buldum. Bir tek Filiz gerçek bu filmde; çünkü Bebeto’nun sahiplenici küçük aklı tarafından ansızın reddedilince elindeki şampanyaya bakıyor, durum budur, Bebeto olmayabilir ama şampanya halen lezzetli diyor. Anabella filmin sonunda gerçekten çocuklanıyor, ama aklını kaçırmış vaziyette, taksilerin camından dışarı bakarak, havaya konuşarak, je t’aime, je t’aime diye sayıklıyor. Neden? Çünkü film Quebec’te çekilmiş. Laymond ile Bebeto tam bir Yeşilçam klişesi usulüyle, inanılmaz ama Yeşilçam!, bu aklını yitirmiş Anabella için kapışıyor. Yıl 1990lar. Fakat niyeyse ben 1980’lerdeymişiz gibi izliyorum olan biteni. Bütün bunlar olup biterken bir caz ezgisi ikide bir araya giriyor, mağara-ofis-otel-araç iç mekânı arasında geçip hikayede cazın etkisi de tam belli değil. Filmin adı ‘yorgun akşamlar’ da olabilirmiş.

Bu arada,  ortak bir krizi geçmişte bırakamayıp, geçmişe yapışan çiftlerin filmleri Amerikan sinemasında pek revaçta, aklınızda bulunsun. Konuşsalar, çözülecek halbuki.

territory

The town I live in had struck me with its urban animals when I moved here a few years ago. During my first week, the numb comfort of a squirrel lying on a tree bench, on her stomach and with legs apart, had made me crazy while I was running around like a march hare to complete move-in chores. And in the heat of September! The squirrel knew that he she was living in the south of the North America. Next week, I saw a few guys hanging out with a vulture (?) or a falcon (?). And I thought this was unusual. But it wasn’t. I was in rural America, even though people did not clarify that enough. Later, roadkill continued to shock me because nobody was coming to scrape those squirrels and birds -lovely birds, lovely colors- off of the ground. They resembled flat tires left on highways, quite in the middle of a lane sometimes. With the cold distinction that the urban animal was flattened on the asphalt even more than the flat tire could be. A living thing can always go flexible beyond manufactured items. When I would visit the professors-quarter of the town, I would also see opossums and raccoons, hanging out by the sewer. Until they see my bike light. When I visited back home, and had a friend visiting my hometown, she was amazed at how dogs occupied a little territory in front of a shop, in the corner and the entire neighborhood. Stray dogs running free in the middle of civilization… Unseen event in the U.S. cities. Usual day in Turkey. Each street cat in my neighborhood, Kadıköy, owned a car and three apartments in a building. They sat on their car, and they collected alms from each apartment. People of that neighborhood loved being owned by urban animals. They loved it so much that the seagulls started to eat the food they left for cats. I have no data as to how seagulls are affectionately viewed. Back to the town of squirrels, I would let out a moderate exclamation, ewwww, when I would almost run over an already-runover squirrel. Yes, you can almost bath twice in the same river. Now this documentary by Eleanor Mortimer is a good catch on another species that like to hang out where humans try to dominate. I guess this is a better way to think about territory, as urban animals do not economize habitat; just occupy.

bir binanin gozleri ve mimarinin elleri

Gecen kis ve bahar burada sinema vizyonunun atli ve savasci kahramanlari diriliyor, paganik bir aliskanlikla ön-ulusal gururlanma hikayesi bir afiste birlesiyor ve bize gurur verebilecek yeni ask masalinin ne oldugunu mujdeliyordu. Ondan birkac yaz once bu bina, ‘artik’ atil olmustu ve toplumsal bir hareketlenmenin gobegi olan Taksim’de sloganlara duvar gorevi de gordu, gostericiler ancak tepesine cikarak seslerini duyurabilecegini hatirla(d)(tt)i, ve iktidar da bundan kapacagi akli kapti. Gecen yaz ilahi bir gosteri sahnesinin izleyicisiydi bu binanin gozleri artik. Bir otoparkin ‘yani’, bir afis duvari, bir atil mekanizma, ama aslinda oyun sahnesi olarak, kendimize disaridan bakip buyuyecegimiz bir yer gibi dusunulmustu; yukaridaki kisa vidyonun da anlattigi gibi aslinda toplumsal arbedelerimizi izleyen bir seyirci oluverdi. Simdi kendimize hep iceriden bakabilecegimizi mujdeleyenlerin yanina katiliyor.
Bu kultur ‘merkezinin’ ilk defa tamamlandiktan bir sene sonra yandigini biliyor muydunuz? Mimarinin elleri icin ne buyuk cefa.

vidyo via http://www.inenart.eu/?p=3586

daha da fazlasi icin bkz. http://senseoftime.inenart.eu/?p=2692

çiçek de alacağım

Seyir defterimde yeni bir dönemi açmışken daha ilk aydan dönemin çarkları arasında sıkıştım. Helikopter uğultusu, tren sesi, ambulans ve polis otosu çığlığı arasında n’oluyor ya yine kim köprüye çıktı, kim kimi kesiyor acaba diye uykularımdan uyanma aşamasını atlattığımı sanıyorum. Bu şehir küçük bir şehir, dolayısıyla sesler çabuk yayılıyor ve herkes ıssızlığın ortasındaymış gibi ses çıkardığı için yan fraternity evinde geyirseler (üstelik sorority yanında geyiriyorlar, sıfır nezaket) biz burada deprem oluyor sanabiliyoruz. Ayrıca müzik zevkleri ve parti anlayışları da korkunç derecede düz olduğundan içimdeki elitisti sayelerinde sevindirebiliyorum. dım tıs yo çak takır yo çakada be yo.

Ancak elitistin sınırları dar, onu fazla dışarı salmıyorum, kendi dünyasında oyalıyorum. Örneğin öğrencilerin derse banyo terliği ve uzun lacivertimsi siyah ama aslında kahverengi çizgili çorapla gelişini olay yapmıyorum artık (kadın erkek fark etmeden o çorap çekiliyor, sonsuz pratik ortam). Haftasonu futbol ve basketbol maçlarına giderken üniforma gibi tek renk mavi polyester elbiseyi üstüne çeken, altına da kovboy botları geçirip gururla kırmızı ışıkta bekleyen genç üniversiteli kadınlar kümesini de garipsemiyorum. Sadece biraz renk, biraz çeşit, biraz istatistiksel kayma diliyorum. Arada kendi ülkemin yeni nesil üniversiteli kadınlarını düşünüyorum tabii; yarısı gururla ‘nasıl ya bunun hepsini okuyacaz mı, ben meşgulüm şimdi, okul bitse de evlensem, öf çok sıkıcı bu yazılar snapchat’e koyayım dalga geçeriz’ derken diğer bir yarısı ölüyor, kalan yarısı ise arada oraya buraya savruluyor, hatta fazla göze çarpmayan diğer bir yarısı ise geleceğini tedirgin tedirgin kuruyor. Karşılaştırmak işe yaramıyor, ama bu sayede en azından Türkiye’nin genç kadınlarını dört yarıda inceleme fırsatı ve yüzdeleri gözden geçirme şansı bulduk: kutunun dışında düşünme yeteneğini geliştir, kabileci olma, yüzdelere takılma.

Karpal tünel olmayan ama ne hikmetse iyileşmeyen bileklerim ve ağrıyan ellerim sayesinde yeni bir ağrı türüyle tanıştım geçen ay. Bu ay da biriken stresle birlikte hız kesmeden bu ağrıya tam gaz devam. Buna yeni sorumluluklar eklenince, eldeki işler yetişmeyince, tam işimin (makalemin) başına oturdum derken ofis arkadaşım bana öğrencilerinden yavaş çekimde dert yanmaya başlayınca ve susmayınca, işler olmuyor. Evet, olmuyor. Olduramıyorum. Atık enerjiyi boşaltıp yerine yenisi ve pırıl pırıl olanını koyamadığım için berbat bir iş çıkarıyorum. Vücut adeta sinyal veriyor, beni gerersen seni pis gererim diyor. Doktora öğrencisinin stresle başa çıkması için ek toplu terapi grupları öneriliyor, oysa ihtiyacımız olan önce günün 36 hatta belki 48 saate çıkması. O zaman her şey hallolur; gerekirse haftada iki saat oturup ne yapılabilir’i bile tartışırım. Bir odada çember etrafında oturup grupça dertlerimizi tartışma noktasını maalesef geçmiş bulunuyorum, çünkü günlerim 12 saat gibi hissediyorum; hızlı, yokuş ve kalın perdeli. İçinden geçemiyorum. İhtiyacım, iç huzuru ve araştırmanın akışını bozmayan devlet kademeleri olduğundan ve bunlar da duruma ve yere göre pek bulunmadığından, elimdekiyle yetiniyorum: sabah yedide ses açma ve şakıma egzersizleri; vitesleri artık olmayan bisikletimle turlar; gece 10’da süpermarket gezileri, balkon sefaları. Çiçek de alacağım. Sözlerim üzerimde bol duruyor bu ara, ama çiçek tam gelecek eve, kesin.

‘hiç Kurt Vonnegut okudun mu?’

New York metrosunda home/less busking veyahut da Joe Crow Ryan’ın hayatından, performansından bir kesit. Bu vidyodaki hikayeye yapışan istihdam, sağlık, eğitim, refah, toplumsal cinsiyet ve adalet(sizlik), iletişim(sizlik) ve erdem/değer notları o kadar gerçek, o kadar evrensel geliyor ki, geriliyorum. Birkaç defadır izledim bu hikayeyi, bambaşka bir bağlamda müzik üstüne süren kendi çalışmamdan dolayı tuttuğum notlarla örtüşen öyle çok şey var ki, beynimin olmadık köşeleri uyanıyor. via Vice, 2012.

divided? united? split?

 

 

What an awful name for a video. While this 2-3 min video is a shortcut to spectators who are not informed of the situation but paid a glimpse at the news so that they have heard the situation, it also builds much more tension and anxiety than a society can actually handle. If you are familiar with the news and recent history of the Middle East and know about the Syrian situation for example, there is a similarity: a colonial discourse of power/ powerlessness/ arrogance on the video that tries to run parallels with Syria and Turkish governments: ‘no intention to step down’, ‘moment of sameness across all Middle Eastern nation-states’, ‘tales of unity and gigantic monuments, facades… of imperial power taken on by the once-subject of imperialism’. Oh, please.

Those who study Turkish society would know that what matters right now is the collective pain concealed by the facades. It does not matter if one man gives up power or not, it does not matter if there is a change in the focus from one man to another; this one-man discourse is what actually conceals the heterogeneity of actors and forces that have shaped the tension today. It simply turns on the volume of a cheerful roar from the masses that the country is united, that they support the leader, that they have full faith in what is now a a purge with surprise consequences.

Another thing this video misses is the reality of a country beyond the visual media. I am sharing this video’s link after reading the comments under the video: these comments are full of false identifiers: some commenter/audience is concerned whether Turks are Arabs or Altaic or Caucasian or Greek; some respond to the ‘divide’ by stating that ‘we’ are more united than ever -and ‘oh, haven’t you seen the unity in the Yenikapı demonstration’ moment-; some blame Bloomberg and question its legitimacy to make a video such as this. These are all real comments put down there. But I am worried that they are imaginary comments as if statements of pure belief by teenagers who are being lured by the deadly-beauty of the friends of their older sisters and brothers. Some of those who went to the unity demonstrations went there just because they were public employees and cared about not losing their jobs. Some of the enchanting demonstrators were there in the shape of ‘Rabia connection’ with the Egyptian Ihvan, but they also went there to hear their own voices. Some there because they were cab drivers. What does it mean to drive for money in Istanbul’s traffic? Check out some news on 3rd Bosphorus Bridge that is newly built and prematurely opened to traffic: You will get a glimpse of stories on collective pain and disappointment. And this video, as it sums up the events partially, falls short of giving an account of the collective pain. Well, ain’t this failure global?